Anketimiz: Televizyonunuz günde kaç saat açık kalyyor?

Katılımcı sayısı
15. Bu ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor.
  • 0 - 2 saat

    6 40.00%
  • 2 - 4 saat

    4 26.67%
  • 6 - 8 saat

    3 20.00%
  • 8 + saat

    2 13.33%
Toplam 2 sonuçtan 1 ile 2 arasındakiler gösteriliyor.
  1. #1
    Yeni Üye
    Super Üye

    add friend PM
    Üyelik Tarihi
    Jan 2007
    Mesajlar
    92

    Standart Çocuklarımıza kitap okumayı nasıl sevdireceğiz?



    Az okuyan bir toplum olduğumuzu biliyoruz. Türk insanı okumuyor.

    İletişim teknolojilerindeki hızlı gelişme aslında bütün dünyada okur sayısının düşmesine yol açtı. Bu yalnızca Türkiye’nin sorunu değil. Almanya’nın da sorunu, İngiltere’nin de sorunu. Ancak bizdeki sorunun boyutları, bu ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar büyük. Arada uçurum var.

    Geçmişe kısa bir yolculuk yapalım. Batı, önce yazılı kültürü yaşadı. Matbaayı buldular.Romanlar, öyküler bastılar. Sanatsal, bilimsel her çalışmayı kayıt altına aldılar.

    Osmanlı ne yapıyordu o günlerde? Matbaanın günah olduğunu tartışıyordu. Hazarfen Çelebi’yi asmakla meşguldü.

    Mimar Sinan inanılmaz eserler ortaya koyuyordu. Yazılı kültür o kadar geriydi ki, Koca Sinan eline kalem bile almıyordu. İnanılmaz bir mimarsınız. Dünyanın hayran kaldığı o eserlerle ilgili yazalı hiçbir kayıt yok. Bir çizim yok. Not yok. Anı defteri yok. Hiçbir şey yok. Mimar Sinan sanki gökten inmiş. Geride eserlerinden başka bir iz bırakmamış. Kendisi hakkında bilinenler bile yetersiz.

    Bu süreç Cumhuriyete kadar devam etti. Tanzimat döneminde hızlı bir gelişme var. Matbaalarda kitap basıla biliyor artık. Ama halkın yüzde sekseni okuryazar değil. Yazılı kültürü yaşamak istiyorsunuz ancak bu kez de o kültürü alacak insan yok elinizde. Çok az kesim arasında kitap okunuyor.

    Cumhuriyeti kuranlar hızlı bir okuma seferberliği başlatıyor. Okuryazar sayımız artıyor. Yani sürekli Batı’yı geriden takip ediyoruz.

    Yazılı kültür sürecimizi henüz tamamlamamışken, görsel kültürle yüzleşiyoruz. Ülkemize televizyon giriyor. Ardından internet. Çağ hızla değişiyor.

    Şimdi de okumaya vakit mi var diyoruz. Sanki vaktimiz varken çok okuyorduk da.

    Bu gün okuma yeni bir boyut kazandı. Artık çocuklarımıza yalnız kitap okumayı değil, televizyonu ve interneti de okumayı öğretmek durumundayız.

    Kitap okumadan başlayalım. Öğretmenler olarak aileler olarak, neler yapmalıyız? Psikolojik danışmanlık hayatım boyunca şu örneğe çok rastladım:

    Baba anlatıyor:

    “Daha ne yapayım hocam, şu kitabı oku, sayfa başına 10 kuruş sana, diyorum, yine okumuyor.”

    Ya da:

    “Ben kendim şahsen okuyan bir insanım ama bu çocuk okumuyor.”

    Evet, okuduğunu söyleyen bazı anne babaların çocukları da okumuyor. Şu denge kurulamamış çünkü: Anne ya da baba kitap okuyacağım diye odaya kapanıyor. Çocuk başkasına emanet… Kitap okuyan annenin yanına gidemezsin. Yani çocukla annenin arasına kitap girmiş. Çocuk kitap görmek istemiyor. Annesini kendisinden uzaklaştıran bir şey çünkü kitap...

    Bu örneğe aslında çok rastlamıyoruz. Sık karşılaştığımız asıl örnek, okumayan anne babaların çocuklarına nasıl kitap sevdireceğini bilememeleri. Öğretmenler de bu sürecin içinde. Ne yaparsak yapalım çocuklarımıza kitap okumayı sevdiremiyoruz.

    Nerede hata yapıyoruz peki?

    Sigara içen bir toplum oluşumuzla durumu örneklendirelim. Herkes sigara içiyor. Çocuklar büyükleriyle özdeşleşiyor ve onlar da büyünce sigara içiyor.

    Birinci eksiğimiz bu: Çocuklar çevrelerine baktıklarında sürekli okuyan insanlar görmüyorlar. Yani büyümek eşittir kitap okumak değil. Ama büyümek eşittir sigara içmek.

    İkinci bir konu; aileler ve öğretmenler okuma sevgisi aşılayacağım derken büyük hata yapıyorlar. Her tarafa yazılar asılıyor: Kitapsız toplum, kör sağır ve dilsizdir. Kitaplar en büyük arkadaştır. İyi de, hani o arkadaşlığı kuranlar. Çevrene bakıyorsun yok, televizyona bakıyorsun yok, öğretmenine bakıyorsun yok. Herkes, benzer birkaç cümleyi ağzına sakız etmiş:

    “Kitap okumazsanız kendinizi geliştiremezsiniz!”

    Yok böyle bir şey... Öğle öğrenciler var ki, ders kitabının dışında bir şey okumuyor. Bu öğrenci tıp fakültesini kazanıyor.

    Sonuçta nasıl bir toplum ortaya çıkıyor. Üniversite bitirse de kendini tanımayan, doğru yorum gücüne sahip olmayan, at gözlüklü bireyler. Bu gözlük öyle değerli ki, kimsenin gözünden çekip alamıyorsunuz. Bunun için yıllarca emek verilmiş çünkü. At gözlüğü davranışa dönüşmüş. Örneğin bir kız öğrenci:

    “Başımı kapamama izin vermezseniz doktor olmaktan vazgeçerim! Okumam! Alın üniversitenizi başınıza çalın!” diyor.

    Bunu için eylem yapıyor. Şunu düşünmüyor:

    “Doktor olunca kaç kişinin hayatını kurtaracağım acaba?”

    Tanrı hangisini ibadet olarak daha çok önemser. Elbet de ki can kurtarılmasını... Başörtüsüne karşı olduğum için söylemiyorum bunu. Bizim kuşağın yüzde doksanı, kapılı annelerin çocuklarıdır.

    Neyse… Konumuz kitap okuma alışkanlığı. Öğretmenler olarak, anne babalar olarak, genel anlamda toplum olarak nasıl çocuklarımıza kitap okumayı sevdireceğiz. Yukarda da belirttiğim gibi, öncelikle anne babalar, öğretmenler kitapla daha sıkı iletişim içinde olmalı.

    Şöyle bir ortam düşünün: Amcalar, dayılar bir araya gelmiş bir akşam yemeğinde eğleniyorlar. Biri okuduğu romandan kısa bir bölüm anlatıyor. Biri, çok beğendiği bir yazarın araştırma kitabından söz ediyor. Kısaca, aile ortamında kitaplardan, güzel filmlerden söz ediliyor. Ve o ortamda bir çocuk. Çok sevdiği dayısını dinliyor.

    “Büyüyünce ben de dayım gibi çok okuyacağım. Onun kadar bilgili olacağım!”

    Evet, çocukta bu düşünce gelişecektir. Aynı çocuk okula gidiyor. Öğretmen derse elinde kitaplarla giriyor. Bir tek o dersin kitabıyla değil.

    Bazen ders kitabıyla bile girmez öğretmenlerimiz sınıflarına. Bunları yaşıyoruz. Dersleri hayat ağırlıklı değil, konu ağırlıklı, müfredat merkezli ele alıyoruz.

    Etkili öğretmen ne yapıyor? Ders esnasında bir ara öğrencilerin sıkıldığını hissediyor. Diyelim Psagor teorisini anlatıyoruz. Psagor kimdir? Hayatından ilginç bir bölüm anlatıyoruz. Nereden anlatıyoruz?

    “İşte çocuklar, elimde gördüğünüz şu kitap Psagor’u anlatıyor. Severek okudum. Hafta sonu bu kitabı okuyacağım diye evden dışarı çıkmadım.”

    Başka bir şey söylemeye gerek yok.

    “Tavsiye ederim, siz de okuyun,” demeye bile gerek yok. Mesaj iletilmiştir. Hayatınızı gösteriyorsunuz çocuklara. Yetişkinler okur, kendini yetiştirmek isteyen insan okur diyorsunuz.

    Bütün öğretmenlerin aynı şeyi yaptığını düşünelim. Sınıflara elimizde kitaplarla giriyoruz. Arada sırada kitaplardan küçük alıntılar yapıyoruz.

    Kaç öğretmen bunu yapıyor? Aileler olarak, öğretmenler olarak bunları yapmadığımız sürece çocuklarımızda kitap okuma alışkanlığı geliştireniyiz.

    Yıllar önce daha çok okuyan bir toplum olduğumuzdan söz edilir. Cumhuriyetten sonraki 20–30 yılı kastediyorum. Neden o dönemde daha çok kitap okuyorduk. Çünkü kitap okumak, toplumsal bir motivasyon olarak hayatımıza sokulmuştu. Cumhuriyeti korumamız, bilgili ve kültürlü olmamıza bağlıydı. Bilginin kaynağı ise kitaplardı.

    50 yıllardan sonra ideolojik farklılaşmaları yaşadık. Ağabeylerimiz okuyordu. A partisinin ideolojisini anlamak, o partinin iktidar olmasını sağlamak için okuyorlardı. Okumak, hayatın içinde bir olaydı. Babalarımıza, ağabeylerimize bakıp biz de okuyorduk.

    Nüfusumuz arttı ama okuma oranımız geriledi. Yıl 2006. Kitaba duyulan güven azaldı. Bir dönem kitap terörist bir araçmış gibi haberlere konu oldu. En sıradan romanları, öykü kitaplarını bile mermilerin, tabancaların arasında gösterdiler.

    Daha sonra birileri ideolojilerin son bulduğu bir döneme girdiğimizden söz etti. Sağ sol birbirine yakınlaştı. Sosyalistler ideolojilerini kaybetti. Toplum siyasallaşmaktan korkar oldu. Onlarca yıl, sen sağcısın, ben solcuyum demişlerdi de ne olmuştu sanki. Binlerce insan boş yere ölmüştü.

    Medya bas bas bağırmaya başladı:

    “Gençlik eğleniyor! Haydi gençler siz de eğlenin! Bırakın parti marti işlerini. Yiyin, için, gezin. Okulunuzu bitirin. Marka şeyler giyin. Dünyaya bir daha mı geleceksiniz?!”

    Gençler bozulmaktadır demiyor. Bana göre her şeye rağmen çok iyi bir gençliğe sahibiz.

    Dönemin sorunları gençleri bu duruma getirdi. Kitaptan uzaklaştırdı. İletişim araçlarındaki hızlı gelişmenin de etkisi var bunda. Gençler bugün, internet ve tv aracılığıyla daha çok şey öğreniyor ama kitap okumuyorlar.

    Kitap, bilgi edinmemizden daha gerekli bir işlevi nedeniyle çok önemli… Bu işlev, yorum yapabilme gücümüzün gelişmesine yardım etmektedir. Kitap okuduğumuzda yalnız bilgi edinmeyiz, bilgiyi yorumlamayı, bilgiyi başka bilgilerle karşılaştırmayı, kısaca çok boyutlu düşünmeyi de öğreniriz.

    Her şeyin hızla daha karmaşık hale geldiği günümüzde okumaya daha çok ihtiyacımız var. Doğru düşünemezsek sapı samandan nasıl ayıracağız? Ve günümüzde akla kara birbirine çok karışmıştır. At izini, it izinden ayıracak vatandaşlara ihtiyacımız var.

    Yazının başında, televizyonu, interneti de okumamız gerektiğinden söz etmiştim. Yüzlerce televizyon kanalı, denetimsiz bir şekilde ortalıkta cirit atıyor. İnternette ne ararsanız var.

    Bazı aileler çocuklarını korumak için televizyonu, interneti yasaklıyor. Kaç yapayım derken göz çıkarıyorlar yani. Yasak ne kadar güçlüyse, ona gösterilecek tepki de o kadar güçlü olur. Kimi aileler çocuklarını internet kafelerden uzak tutamamaktan yakınıyorlar. İnternet kafeler çocuk kaynıyor.

    Bizler, evde, okulda etkili eğitim yapamadığımızda başka bir eğitim devreye girer. Bu, sokağın eğitimidir. Nasıl ki cinsel bilgilerle donatmadığımızda, çocuklarımız bu bilgileri, hem de en hatalı şekliyle birilerinden öğreniyorlarsa, internet konusunda da, televizyon konusunda da durum aynıdır. Çocuk ne yapar eder, hayatına girmiş olan bir şeyi kurcalar.

    Anne, baba ve öğretmenler olarak bizlerin görevi, onlara bu teknolojileri nasıl kullanacaklarını öğretmektir.

    Bu nasıl yapılır?

    Televizyonu ve interneti tamamen yasaklayarak olamayacağını biliyoruz. Her şeyden önce çocuğu bir yetişkin gibi karşımıza alıp konuşacağız.

    Örneğin:

    “Günde üç saat televizyon, iki saat internet kullanma hakkın var. Planını buna göre yap!” dedik çocuğa. Birlikte zaman analizi yaptık.

    Çocuk:

    “Şu şu saatler benim için televizyon, internet kullanmaya uygun!” dedi.

    “Güzel!”

    Zaman sınırlı olduğuna göre çocuk, bu zamanı iyi değerlendirmenin yollarını arayacak. Televizyonda ya da internette rasgele dolaşmayacak. Araştıracak. Hangi Film var. Diziler arasından hangisini seçmeliyim? Çünkü bütün dizileri izlemeye vakti olmayacak. Belki internet dergileri, televizyon dergileri karıştırmaya başlayacak. Oynadığı internet oyunlarında bile seçici olmayı öğrenecek.

    Böyle bir uygulama tutmaz mı? Israrcı olunursak tutar. Bir çocuk düşünün, her gün annesine:

    “Dondurma istiyorum, çikolata istiyorum, şeker istiyorum! diyor, almayınca ağlıyor. Birinden birini ya da her üçünü günün değişik zamanlarında mutlaka alacaksınız. Yoksa çocuk susmuyor.

    Çocukla şöyle bir konuşma yapsak:

    “Dondurma, çikolata, şeker yemek hakkındır ama şu koşulla: Önce kural koyacağız ve kurala uyacağız. Neden kural koyuyoruz: Çünkü hayatta her şey bir kurala bağlıdır. Kural koymazsak herkes birbirine haksızlık yapar. Sana haksızlık yapmak istemiyorum. Birinci kural şu: Her gün bir dondurma hakkın var. Dondurma aldığımız gün şeker ya da çikolata almayacağız. Tamam mı?”

    Bunun gibi kurallar… Şunu da unutmayalım ki, kural uygulanmadığı sürece kural değildir. Birlikte kararlaştırılan, tespit edilen kuralın uygulanmasında ısrarcı olunmalıdır.

    Konuyu toparlayacak olursak…

    Çocuklarımızın iyi yetişmesi öncelikle bizlerin etkili anne baba ve öğretmen olmamıza bağlı.

    Çocuklarımız kitap okumuyorlarsa, öğretemediğimiz için okumuyorlar.

    Çocuklarımız, internet kafelerden çıkmıyorsa onlara gerekli ortamı sağlayamadığımız için çıkmıyorlar

    Çocuklarımız, bütün gün televizyon başından kalkmıyorsa, onlara hayatta başka eğlenceler de olduğunu, zamanı planlı kullanmaları gerektiğini anlatamadığımız için kalkmıyorlar.



  2. #2
    semih35
    Guest

    Standart



    Bence çocukları zorlayıcı kurallar koymamak gerek çünkü oyun oynadığı dönemden ders çalışacağı döneme geçerken zaten çocuk mutsuz oluyor bu durum çocuğun okula ve kitaba hayatı boyunca düşman olmasına da yol açabilir. kendimden örnek vermek gerekirse benim ailem kitap okumayan bir aile ancak ben kitap okumayı çok seven biriyim. Ayrıca kitap okuma alışkanlığı bir bakıma da geniş bir hayal gücü gerektiriyor çocuk kitabı okurken o kitabın konusunun içindeki bir kahramanın yerine kendisini koyabilir veya kendini o olayın içinde hayal edebilirse o kitabı okumaya devam eder ilgisini çekmeyecek kitapları okumaktan kaçınır.

Benzer Konular

  1. Rus Klasikleri e-kitap
    Konuyu Açan: aylin, Forum: Türkçe Öğretmenleri.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 03-16-2009, 12:06
  2. Kocatepe Kitap Fuarı
    Konuyu Açan: alıntı, Forum: Kitap Tavsiyeleri.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 03-15-2009, 18:36
  3. Kitap Okumayı Sevdirecek İki Rehber Kitap
    Konuyu Açan: Vahdettin Yılmaz, Forum: Kitap Tavsiyeleri.
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj : 10-09-2008, 20:11

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
  •  
Sitede bulunan linklerin tamamı kopya olup, site sahibiyle ilişkili değildir.Linklerden Ekleyen Kişi Sorumludur. Bu dosyalar size tanıtım amaçlı sunulmaktadır ve site bünyesinde hiçbir dosya bulunmamaktadır. Dosyaları bilgisayarınızda 24 saatten fazla tutmanız T.C. yasalarına göre suç sayılır. Dosyalar tanıtım amaçlı olduğundan hak sahibi şahıs veya şirketin bize mail atması halinde,isteği üzerine tüm dosyaları kaldırılır.
RSS Eğitim Haberleri  performans Ödevleri   otobiyografi örnekleri  okul   edisonun hayatı  alexander graham bell hayatı 
1.Sınıf  2.Sınıf  3.Sınıf  4.sınıf  5.sınıf